Ruhsal Enerji

Orjinalini görmek için tıklayınız: Ladikli Ahmet Ağa
şu anda (Arşiv) modunu görüntülemektesiniz. Orijinal sürümü göster.
Sayfa: 1 2 3 4
Konya velîlerinden Ladikli Hacı Ahmed ağa (1888-1969) Konya'ya bağlı Ladik kasabasında doğdu. Babasının adı Mehmet, annesinin adı ise Emine'dir.

Gayet cömert, vakar, temkin ve itidal ehli idi. Sükutu ihtiyar eden, ihtiyaç halinde konuşurlar.

Ümmi olmasına rağmen, Hocası Hızır Aleyhisselam olduğu için, ondan manevi ilimler almış olup, İlm-i Hikmette yekta idi.

Kendisini Hakk’ın rızasına, halkın hizmetine adamış, her zaman ve her yönde halkımıza önder, rehber, teselli ve ümit kaynağı idi. Kendisine bir şey sorulduğu zaman;
-Durun gardaşım, şimdi cevabınızı getiririm.. der, gider Hızır Aleyhisselam’a sorar, cevabını alır getirirdi. Kimseyi kırmaz ve geri çevirmezdi.

Hacı Ahmed Ağa, 8 Haziran 1969 tarihinde Cenâb-ı Hakk’ın rahmetine kavuşur. Mübarek kabri şerifleri Ladik mezarlığındadır.

Kerâmet var kerâmetin içinde

Konu keramete gelip çatınca:

- Takmayın kafanıza bunları oğlum! Kerâmet var kerâmetin içinde... Amma madem ki yârenliğin ucunu ganattınız söğleğim: Bu kerâmet dediğiniz şeyler, kudretine azametine payân olmayan Allah'ın ilerde olacak şeyleri böğünden göstermesi gibi bir şeydir.

Mesela ben bazı misafirlerime, yaz ortasında kış, kış ortasında yaz meyveleri ikram ederim... Hatırları hoş olsun diye...

Rabbimin bir lutfu bu, ihsanı... Bunun hakikatını açamam size. Üstündeki örtüyü kaldıramam. Doğru değil, uygun da olmaz. Anadan üryan soyunmaya benzer bu sizin karşınızda.

Amma meselâ bunlara benzer şeyler olacak ilerde. Şidilerde bizim memlekâtımızda pek yok, olsa da yaygın değil amma, ilerde camlı bahçalar olacak... Kış ortasında yaz avarı yetiştirilecek o camlı bahçalarda. Fenne devredilecek bu kerâmet o zaman yani...

O da Allah'ın işi, bu da Allah'ın işi. Allah verirse verir, vermezsevermez. O istemeyince bir şey olmaz. Bir şeyi isteyebilmemiz için, O'nun o şeyi istememizi istemesi lazım.

Allah bir kuluna kerâmet kapısı açınca, depelerine çıkılmaz cebel cebel dağları, kum taneleri gibi küçültüverir ona, derdi.
Bir itirazın varsa dışarı vur

Ahmed Ağa'nın cigarasına takıldı bir adam bir gün.

"-Ahmed Ağa'yı bir de evliyadan diller... Evliyanın işi ne mekruhtla yaav? Fesübhanallah!..." diye içinden geçirirken, Ahmed ağa, hiç o değilden, sanki ona değil de bir başkasına söylüyormuş gibi konuştu:
- Oğlum, dedi, gönliünde dedikodu yapıp durma! İçini gıybetle bulandırma! Eğer bir safran, tafran bişiyin varsa dışına kus da, kurtul geç!
"-Kime söylüyor acaba bunları?" diye kıvranmaya başladı adam. Çünkü mecliste Ahmed Ağa'dan başka bir şey söyleyen, bir şey soran yoktu.
O adam, "-Kime söylüyor acaba bunları?" diye içinden iç geçirince, Ahmed Ağa:
- Sana söğleryorum oğlum, sana! Kime olacak sana! Kalbinde sakladığın teşviş, fitne olur san! Önünü keser durur! Gönlüne saab ol! Bir itirazın varsa dışına vur! Tutma içinde... İçinde tuttuğun her şey yara olur. İçinde tutulacak şey vaar, tutulmayacak şey var. Bunları ayıramazsan hayatın heder olur, der.

Nasıl bir Hızır bekliyordun?


Akşehir Kaymakamı Ahmed Ağa'ya:
- Ahmed Ağa, demiş siz hep görüşüyorsunuz, bir de bana göster Hızır Aleyhisselâmı!..
Ahmed Ağa, Kaymakamın talebine yuvarlak çerçeveli bir cevap vermiş:
- Oğlum, nasibse görürsünüz inşallah! demiş.

Ahmed Ağa'nın hayranlarından olan Kaymakam, bir Ramazan günü, iftara yakın, iftar sofrasına oturmuşlar, ailecek iftar topunu bekliyorlar... Kaymakam sigara tiryakisiymiş. Kaymakam tiryakiliğin verdiği ruh haliyetiyle beklerken, kapısı üç kez çalınmış. Çıkmış bakmış Kaymakam, kapıda bir adam:
-Biseciii! Bise alırmısınız efendiii?
Arkasında da bir deve, geviş getiriyor geve geve.
Ne desin Kaymakam?
- Ne bisesi be adam? Biseyi ne yapayım ben?
- Peki efendi kızma! Bizden sorması, sanki ısmarlamış gibiydiniz de... Hadi iftar-ı şerifler hayrolsun! demiş, çekmiş devesinin yularını:
- Biseciii! Bise alan, katran alan...
Kaymakam kapıyı kapatıp da sofraya dönerken, mırıldanıp kendi kendine içinden: Allah Allaaah! Bu saatte bise mi satılır be adam? Mübarek iftar vakti... Fesûbhanallah! çekmiş.

Bir müddet sonra tekrar Ladik'e gittiği zaman:
- Aşk olsun Ahmed Ağa, bize Hızır Aleyhisselâmı daha göstermeyecen mi Hacı Babam? diye sitem etmeye kalkınca, Ahmed Ağa:
- Size de aşk olsun hay guzum! Kapınıza gelen Hızır'ı kovarsınız, ondan sonra da gelir bize sitem yaparsınız! demiş.
Kaymakam şaşkınlık içinde:
- Ne demek o? Ne zaman geldi Hacı Babam? diye sorunca, Ahmed Ağa:
- Ramazanın son günlerinde, siz sofrada beklerken kapınıza bir Biseci geldi mi?
- Geldi?
- Devesinin semerindeki katran küplerine dikkat ettin mi, semere bağlı mıydı, değil miydi?
- Ben bu tiryaki kafasıyla nerden dikkat edecem ona Hacı Babam?
- İçeceksen sen iç cigarayı oğlum! Cigara seni içmesin!... Hem sen nasıl bir Hızır bekliyordun? Yakası kartlı, kravatlı birini mi bekliyordun? Kolalı gömlekli, ütülü pantolonlu birini mi bekliyordun? Neyse... Gördün işte gayrı... Görmedim diyemezsin! Kaçırdın ammaa, gördün işte yine de... demiş ve teselli etmiş Kaymakamı, Ahmed Ağa, ama.... Kaymakam epey eyvah çekmiş tabiii..

Çölde Bir Mehmetçik


Ladikli Hacı Ahmed Ağa, 1389 Seferberliğinde cepheye gitti. Pınar, Losfaki, Çatalca, Vokestin, Dökme Meydan Muharebelerine katılarak kahramanca çarpıştı. Daha sonra; Makedonya'da, Yunanistan, Arnavutluk ve Bulgaristan'da çeşitli cephelere katılan Ahmed Ağa, cepheden cepheye koştu.

Hacı Ahmed Ağa anlatıyor:

"-Şimdiki yahudilerin yerleştiği Gazze şehri civarında, İngilizlerle harp ederken mensup olduğum birlik İngilizler'ce pusuya düşürülmüş, birliğin tamamı makinalı tüfeklerle taranıp bir kısmı öldürülmüş bir kısmı da yaralanmıştı. Ben de vurularak çöle düştüm. Yanımdaki arkadaşlar da peş peşe vurularak üzerime düşerek şehid oldular. Bunların arasında sıcaktan kavrulan kumların üzerinde, son derece susuzluktan yanıyor, bir taraftan da yaralarım sızlıyordu. Artık Mevla'ma yönelmiş, O'na kavuşma anımı bekliyordum. Bulunduğumuz mevki; Esas birliğimize üç günlük yol, bu arada hiçbir canlı yok. Yardım ve kurtuluş ümidi kalmamıştı. Tam bu sıralarda; Nihayetsiz kerem sahibinin Kudret ve Vefa eli bize erişti...

Tam çaresizlik içerisinde, sıcak kumlar üzerinde susuzluktan kavrulan bedenim al kanlar içinde mecalsiz, yaralarım sızlarken, Güneş’in vurduğu yerden bir beyaz atlı belirdi, bize doğru geliyordu. Düşman zannı ile korkumdan kendimi ölüler arasında, ölmüş gibi göstererek yere yatmıştım.

Atlı bize yaklaştı ve bana..:
-Esselamüaleyküm..! Ahmet ne oldu yaralandın mı? Kalk bakalım..!
Diyerek ismimi söyleyince korkum kalmadı, başımı kaldırdım baktım..
-Kalkmaya mecalim yok.. dedim.
Attan inip yanıma geldi, beni sıkıştıran şehid arkadaşlarımı üzerimden birer birer çekti. Susuzluktan yanıyordum.
-Sana su vereyim mi? Deyip, su dolu bir matara verdi.
Susuzluktan yanan bağrıma, o Vefa elinin verdiği; hayat ve aşk bahşeden şifa suyunu içtim... kana kana..!

Mubarek Zat; Ellerini sızlayan yaralar üzerinde gezdirirken, sızılarım duruyor taze hayat buluyordum. İşte o su, beni başka bir aleme götürdü.
Bana ne oldu ise; Rahman’ın Vefa elinden içtiğim o hayat ve aşk bahşeden sudan sonra oldu.!

Sonra beni kaldırıp atının terkisine aldı. En yakın, üç günlük yoldaki genel karargaha götürdü. Bu yolu nasıl, ne zaman geldiğimizi bilemedim. Karargahın yakınına atının terkisinden beni indirdi. Bir değneğe kırmızı bir bez bağlayıp askerlere salladı. Ayrılacağımız zaman beni getiren bu Zat’a..:

-Efendim sizi bir daha görecek miyim? dedim.

Mubarek Zat bana..:
-Ahmet Ağa; Eğer sen Hak rızası için yaşarsan her zaman seninle beraberiz. Yok öyle yaşamazsan, bu son görüşmemiz... dedi ve ilave etti..:
-Askerler gelip seni alınca sana inanmazlar. Onlara beni nöbetçi subaya götürün, dersin.
Hadiseyi nöbetçi subayına anlat, benim de selamımı söyle..! dedi ve kayboldu.

Askerler bir sedyeyle gelip beni aldılar. Beni götürürlerken parola soruyorlardı; fakat ben cevap veremiyordum. Birliğimi söyledim bana inanmadılar..:

-O birlik vurulup yok edilmiş. Hem sen kurtulduysan, senin söylediğin birlik buraya 3 günlük yol. Nasıl geldin? Sen yalan söylüyorsun! dediler.
Ben de :
-Siz beni nöbetçi subayına götürün.. dedim. Askerler beni nöbetçi subayına götürdüler.

Nöbetçi subayı, ehli hal, aşık bir kimseymiş. Ben nöbetçi subayına; Birliğimizin başına gelenleri, yaralanıp düştüğümü, beni kurtaran Adam’ın gelişini ve durumunu anlatırken subay heyecanlanıyordu, kendisine...:

-Beni kurtaran kimsenin size selamı var..! deyince..
Subay hemen altındaki sandalyeyi bana verdi, bana hürmet etmeye başladı ve ..:
-Nasıl oldu, bir daha anlat..!

Diyerek üç kere tekrar ettirdi. Her tekrar edişinde heyecanı daha da artıyordu. Hemen beni tedaviye alıp yaralarımı sardılar. Yaramı saran doktor işin farkına varmış, bana inanmayanlara:

-Sizin burnunuz koku almıyor mu? Şimdiye kadar hiçbir askerde böyle bir koku duydunuz mu? Şu hastanın kokusuna bakın, mis gibi kokuyor... dedi.

Ben hastanede bulunduğum müddet içerisinde, Hocam bir iki defa ve bana :
-Ahmed, terhis olup memleketine gittiğinde, ben yine gelip seni bulacağım, merak etme!.. dedi, gitti.

Elhamdulillah iyileşip taburcu oldum. Çok sürmedi bizi terhis ettiller, artık memleketim olan Ladik’e gelmiştim.

İşte Hocamın bana çölde yaralı iken gelip kurtardığı sırada verip içirdiği, bana hayat bahşeden o sudan sonra bende bir aşk başladı. Aşk ateşi beni günden güne benim sinemi yakmaya ve beni dağlara, ıssız yerlere sürüklemeye başladı. Evde duramaz oldum, derdimi de kimseye anlatamıyordum.
Yine bir gün sıkıntımdan, üzüntü ve kederimden ne yaptığımı, ne yapacağımı bilmez bir halde iken, Aşk’ın galebesi ile dağlara çıkıp gittim.

Bir kış günü idi, her taraf kar kaplı. Bir de baktım ki, onbir tane kurt arkama düştüler. Durumlarından aç oldukları belli idi. Korkup olduğum yerde durdum, onlar da durdular.
-Yaa Rab..! Sen muhafaza eyle.! Diyerek , Rabbıma niyaz ettim.

Hayvanlar ağızlarını kaldırarak hep birden öyle bir uludular ki; Vücudumun bütün kılları , adeta elbisemden dışarı çıkmıştı. Tam o sırada, semadan kurtların üzerine beyaz, koyun kuyruğu şeklinde birşey indi. Hemen kapışıp yediler ve birazını bırakıp gittiler.
Onlar gittikten sonra, o şeyin düştüğü yere varıp;
Acaba bir parça kalmış mı? Diye bakarken ufacık bir parça buldum. Hakikaten kuyruk şeklinde beyaz ve yumuşak bir şeydi. Bu parçayı aldım yedim. Günlerce açlık hissetmedim..!

İşte böyle günler aylar geçiyor. Hep gözlerim yolları gözlüyor. O’nu bekliyorum ;çünkü;
-Geleceğim... demişti.
Gönlümdeki yangın ateşi arttıkça, lisanım gönlümdeki feryadı dışarıya döküyordu...
Tam oniki sene geçmişti aradan. Nihayet bir gün Elhamdülillah, Hocam teşrif edip göründüler, artık dünyalar benim oldu.

İşte o günden sonra, hemen hemen hergün uğrar, lüzum eden ders ve malümatı verirdi. Zaman geldi artık beni alır, kendisi ile beraber manevi toplantılara götürürdü. Kendisi gelmediği zaman, manevi telefonla haberleşir, emredilen yere saatinden önce varırdım. Daima böyle saatinden önce vardığım için de, üstadım beni çok sever memnun olurdu.
falcısahtekar Nickli Kullanıcıdan Alıntı:gercekten cok büyük bir zattır ladigi görmenizi tavsiye ederim

aa doğru. konyalıydın... bizzat gidip ziyaret ettinizmi kabrini??
benim kafama sigara muhabbeti takılmıştır hep:skep:eline sağlık karam
Star67 Nickli Kullanıcıdan Alıntı:benim kafama sigara muhabbeti takılmıştır hep:skep:eline sağlık karam

bunumu diyorsun star?
--------------------------------------------
Ahmed Ağa'nın cigarasına takıldı bir adam bir gün.

"-Ahmed Ağa'yı bir de evliyadan diller… Evliyanın işi ne mekruhtla yaav? Fesübhanallah!…" diye içinden geçirirken, Ahmed ağa, hiç o değilden, sanki ona değil de bir başkasına söylüyormuş gibi konuştu:

- Oğlum, dedi, gönliünde dedikodu yapıp durma! İçini gıybetle bulandırma! Eğer bir safran, tafran bişiyin varsa dışına kus da, kurtul geç!

"-Kime söylüyor acaba bunları?" diye kıvranmaya başladı adam. Çünkü mecliste Ahmed Ağa'dan başka bir şey söyleyen, bir şey soran yoktu.

O adam, "-Kime söylüyor acaba bunları?" diye içinden iç geçirince, Ahmed Ağa:

- Sana söğleryorum oğlum, sana! Kime olacak sana! Kalbinde sakladığın teşviş, fitne olur san! Önünü keser durur! Gönlüne saab ol! Bir itirazın varsa dışına vur! Tutma içinde… İçinde tuttuğun her şey yara olur. İçinde tutulacak şey vaar, tutulmayacak şey var. Bunları ayıramazsan hayatın heder olur, der.
evet.....Big Grin
Ladikli Ahmet Ağa'dan...

ASKERİ İSTİHBARATA İHANET EDENİN SONU ÖLÜMDÜR...

Edirne'de bir asker çok gizli askeri bir bilgiyi para karşılığı Bulgarlara satar ilahi emir aldık ve arkadaşımla Bulgar askerlerini bilgiyi komutanlarına götürüken arkadaşım bir askeri ben bir askeri arkalarından yakalyaıp merdiven aşağı atıp bilgiyi aldık ve yerlerimize döndük sıra bilgi satan askerdeydi fakat ona askerdeyken dokumayacaktık ilahi emir bu yöndeydi terhis olduğu gün memleketine geldiğinde trenden indiğinde arkasından ittik ve asker öldü...
bende hz. mevlana nın hocası seyyid burhaneddin hazretlerinin türbesinin karşısında çalışıyorum gerçekten görmek lazım böyle yerleri maneviyatı hissetmek lazım

ruhi

26 sene askerlik yapıp o cephe bu cephe dolaşmıştır.
26 sene! dille söylemesi bile zor.

herkim

Ben kendisi ile iyi tanışan ve sohbetlerinde bulunan birisinden dinlemiştim, meselâ misafirlerine taze hurma ikram etmiş fakat buna o zaman imkân yokmuş. Paylaşım için teşekkürler.
Malumdur ki Cenâb-ı Hak nübüvvet delilini kıyamete kadar bâkî eylemiş, evliyayı o delilin izharına sebep kılmıştır. İşte o Allah (c.c.) Dostları, insanları Hakk’a davet eden, doğru yolu göstererek saadet ve selâmete kavuşturan her biri güneş gibi nurları ile cihan köşkünü aydınlatan sultanlardır. Onlar hakikat yolunun eşsiz rehberleri, zaman ve mekânın incileri, Hak dergâhının kıymetli bekçileri, sırat-ı müstakim üzerinde sefer eden gerçek tasavvuf kervanına katılıp, hidayet ve saadete ererek Allah (c.c.)’a vuslat eden Hak erleridir.
İşte bu erlerden birisi de her türlü fezail ve kemalâtı üzerinde toplayan, Allah (c.c.) ve Peygamber (s.a.v.) aşkı ile yanıp kavrulan, ümmi ve lakin manevi ilim, irfan, mağfiret, takva ve verâ sahibi, eşsiz kerametlerin kahramanı, veliler sarayının sultanlarından Lâdikli Ahmed Hüdai (k.s.) Hazretleridir.
Konya’nın Sarayönü kazasına bağlı Lâdik kasabasında hicri 1304 yılında doğmuş, yine burada büyümüş ve yetişmiştir. Babasının adı Mehmed, annesinin adı Emine’dir. Hazretin çocukluk ve gençlik yılları hakkında fazla bir bilgiye sahip değiliz.
1897 yılında çıkarılan seferberlik emriyle iki ağabeyi ile beraber babalarının: “Evlatlarım ölmek var dönmek yok. Bana gazi ve şehid babası olma şerefini çok görmeyiniz. Vatan, millet, din sizlerden bugün yolunda kanlar, canlar feda etmenizi bekliyor. Hakk’ın rızası, Peygamber (s.a.v.)’in hoşnutluğu için bu uğurda erlik zamanıdır.” Tenbihatı ve dualarıyla cihada koşmuşlardır.
Pınar, Losfaki, Çatalca, Vokestin, Dökme Meydan Muharebeleri’ne katılarak kahramanca çarpıştılar, daha sonra Makedonya, Yunanistan, Arnavutluk ve Bulgaristan’da çeşitli cephelere katılan Ahmed Hüdai Hazretleri cepheden cepheye koşan Mehmetçikler arasında bulundular. Balkan ve Çanakkale harbinde de bulunmuşlar, ağabeylerinden biri Çanakkale’de diğeri Kırkgazi’de şehid olmuştur. Hüdai Hazretleri ise ikinci defa burada yaralılar arasındadır.
Hicazın sıcak çöllerinde de vatan savunmasında bulunan Hüdai Hazretleri üçüncü kez yaralanmış ve burada vuslatın kapısını aralamıştır. O günleri Ahmed Hüdai Hazretleri şöyle anlatır:
“Gazze şehri civarında İngilizlerle harb ederken mensup olduğum birlik İngilizler tarafından pusuya düşürülmüş, birliğin bir kısmı şehid olmuş, bir kısmı da yaralanmıştı. Ben de vurularak çöle düştüm. Yanımdaki arkadaşlarım peş peşe vurularak şehid oldular. Bunlar arasında sıcaktan kavrulan kumlar üzerinde susuzluktan yanıyor, Mevlâm’a yönelmiş O’na kavuşma anını bekliyordum. Bulunduğumuz mevkii esas birliğimize üç günlük yoldu. Yardım ve kurtuluş ümidi kalmamıştı. Tam bu sıralarda nihayetsiz kerem sahibinin kudret ve vefa eli bize yetişti.
Kumları boyamış şehidler kanı,
Veren alır imiş bu tatlı canı,
Nerelerden kurtarır Mevlâ insanı,
Nice ol çöllerde kalmaz Hüdai.
Güneşin vurduğu yönden bir beyaz atlı belirdi, bize doğru geliyordu. Atlı bize yaklaştı ve bana: “Esselâmü aleyküm Ahmed! Ne oldu yaralandın mı? Kalk bakalım.” diyerek ismimi söyleyince başımı kaldırıp baktım, “Kalkmaya mecalim yok.” dedim. Attan inip yanıma geldi, şehid arkadaşlarımı birer birer çekti ve “Sana su vereyim mi?” deyip su dolu bir matara verdi. Susuzluktan yanan bağrıma o vefa elinin verdiği hayat ve aşk bahşeden şifa suyunu içtim kana kana..! Mübarek zât ellerini sızlayan yaralarımın üzerinde gezdirirken ağrılarım diniyor, taze bir hayat buluyordum. İşte o su beni başka âleme götürdü. Bana ne olduysa Rahman’ın vefa elinden içtiğim o hayat ve aşk bahşeden sudan sonra oldu.
Sonra beni atının terkisine aldı, üç günlük mesafedeki karargâha götürdü. Yolu ne zaman ve nasıl geldiğimizi bilemedim. Karargâhın yanında beni atın terkisinden indirdi. Ayrılacağımız zaman beni getiren bu zâta:“Efendim sizi bir daha görecek miyim?” dedim. Mübarek zât (Hızır a.s.) bana:“Eğer sen Hak rızası için yaşarsan her zaman beraberiz. Yok, öyle yaşamazsan bu son görüşmemiz.” dedi. Bir müddet sonra Elhamdülillah iyileşip taburcu oldum. Çok sürmedi beni taburcu ettiler. Memleketim Lâdik’e gittim.
İşte hocamın (Hızır (a.s)) yaralı iken bana verdiği o sudan sonra bende bir aşk başladı. Aşk ateşi günden güne sinemi yakmaya, beni dağlara, ıssız yerlere sürüklemeye başladı.
Çekersin bu aşkı sevdası bitmez,
Ateş yanmayınca dumanı tütmez,
Bu çobanı kovsan kapından gitmez,
Dağların mecnunu oldu bu gönül.
İşte bu gönül yangınında Mevlâ’sıyla yalnız kalmak ve vuslata ermek için Ahmed Hüdai Hazretleri kendisine meslek olarak çobanlığı seçmiştir.
Tam on iki yıl geçmişti aradan. Nihayet bir gün Hızır (a.s.) teşrif edip göründüler. O günden sonra hemen hemen her gün gelir, Hüdai Hazretlerine lüzum gelen dersleri ve malumatı verirdi. Artık öyle bir zaman gelmişti ki, hocasıyla birlikte manevi toplantılara iştirak ediyorlar, Rical-i Gayb Hazeratından olan yediler arasındaki yerini alıyorlardı.
O kemal mertebelerinde ilerlerken, kendisine Rabbi tarafından “doğru yola mensup” anlamındaki “Hüdaî” ismi verilmiştir. O’nun Hak katındaki makam ve mertebesini bilmekte nasipsiz olan insanlar ona “Ahmed Ağa” diye hitap ederken; Hüdaî Hazretlerini en ileri derecede anlayan âlim ve arif Abdullah Faruki el-Müceddidî Hazretleri, ona Rabbi tarafından verilen Hüdai ismiyle hitap edilmesini ısrarla emir ve tavsiye ederlerdi.
Ol Mevlâ koymuştur Hüdaî adını,
Melekleri eder gökte feryadını,
Mevlâm senin aşkından almışım tadını,
Mevlâ’dan ayrılmaz asla Hüdaî.
Peygamberimiz (s.a.v)’in, “Allah cahil veli edinmez, veli edindiğini de ilimsiz bırakmaz.”(el-Aclûnî, II/235.) hadisi şeriflerinde işaret edilen mana mucibince, ümmi olan Ahmed Hüdai Hazretleri de Cenâb-ı Hakk’ın inayetiyle ledünni ilme vakıf olmuşlardır. Hüdai Hazretlerinin bu haliyle ilgili şu hadise çok manidardır:
Ahmed Hüdai Hazretlerini bir gün devrin ünlü meşayihlerinden birisinin âlim bir talebesi ziyaret ederler. Öğle namazını beraberce camide kılıp Hüdai Hazretlerinin odalarına doğru gelirken misafir zat, gönlünden; “Bu zatta ilim olsa ne olur, ümmi çobanlık yapan birisi.” diye geçirir. Odaya gelip biraz oturduktan sonra Ahmed Hüdai Hazretleri adama dönerek; “Sor, ne sorarsan sor!” der, kalbini göstererek, “Şuram ilimle dolu.” dedikten sonra da Kur’ân-ı Kerim’den âyetler okuyup manasını vermeye başlamıştır. Celâlli bir çehreyle adama bakarak; “Hocaefendi, siz Kur’ân-ı Kerim’deki 18 peygamberin belki hayatlarını bilebilirsiniz. Eğer başınızın ağrımayacağını bilsem yüz yirmi dört bin peygamberin birer birer hayatlarını sana anlatmaya kadirim biiznillah” buyurdular.
Bir üstattan okumadım yol nedir, erkân nedir,
Ey beni yaratan Hüdâ’m, cümle bilgi sendedir,
Dertliler geldi kapına, hem dermanı Sen’de,
Aşk-ı Rasûl düştü kalbe, hem yangınlık sendendir.
Rabbi’nin ona lütfettiği güzelliklerden birisi de tayy-i mekân makamıdır. Rabbimizin bu lutfuyla kısa zamanlarda farklı farklı yerlere, farklı farklı iklimlere sefer edebiliyorlardı.
Hakk’tan birçok hikmete mazhar olan Ahmed Hüdai Hazretleri manevî orduda askerlik ederdi. Zamanında patlak veren Kore ve Kıbrıs harplerinde de bulunmuş, manevî olarak Mehmetçiklerin nice zor anlarında imdatlarına yetişmişlerdir.
Kahraman askerler etmeyin merak,
Zannetmem Türkiye Kore’ye ırak,
Yetmiş bin süvari altında Burak,
Cem oldu evliya hepsi varıyor.
Ahmed Hüdai Hazretleri kerametleri zahiren fazlaca görünen bir Allah (c.c.) dostudur. Ahmed Hüdai Hazretleriyle görüşmüş hemen her insanın onunla ilgili bir kıssası, bir menkıbesi vardır. Kendisiyle görüşen insanların iç hallerine biiznillah vakıf olur, onlar söylemeden hallerini bildirirlerdi. Misafirlerine kış mevsiminde yaz meyvesi ikram ettiği defâatle sabittir. Kendisinden dalından yeni kopmuş hurma isteyen birisine biiznillah istediğini vermiştir.
Bir gün Mevlânâ Hazretlerini gecenin geç saatlerinde ziyaret etmiş, kapılar kapalı olduğundan içeri girememiş, cezbeli bir halde şu beyitleri söylemiştir:
Vardım aşkı pervaneye,
Hak esrarı divaneye,
Selâm verdim Mevlâne’ye,
Açın kapıyı ben geldim.
Selâm, enbiya, erenler,
Hakk’a arzuhal verenler,
Açıp kapıyı girenler,
Açın kapıyı ben geldim.
Ve kapalı olan dergâhın kapıları insan eli değmeden açılmıştır.
Hüdai Hazretlerinin bizim için en güzide kerametlerinden biri de, son asrımıza damgasını vurmuş âlim, zâhid, âbid, gönlü aşk dolu bir davetçi olan muhterem merhum Üstadımız Abdullah Faruki el-Müceddidî Hazretlerini seneler öncesinden işaret etmeleridir. O zamanlar Konya’nın Kadınhanı ilçesinde, karakol amirliği yapan Fevzi Efendi, bir gün Lâdikli Ahmed Hüdai Hazretleriyle bir araya geldiklerinde, doğulu olması hasebiyle Lâdikli Ahmed Hüdai Hazretleri ona aynen şunları söyler:
“Fevzi Efendi, yakında şarktan bir koç çıkacak, adı da Farukî olacaktır.” Aradan yıllar geçtikten sonra Fevzi Efendi, Abdullah Faruki Hazretleriyle tanışmış ve hizmetlerine girmiştir. Fevzi Efendi, bu hadiseyi rahmetli Üstad’ımıza intisabından sonra hikâye etmiş, Abdullah Faruki Hazretleriyse Ahmed Hüdâî Hazretlerinin acaba kendisini niçin ‘koç’a teşbih ettiğini merak etmiş ve bir sohbetinde, bu mana kuvvetini, Lâdikli Ahmed Hüdai Hazretlerinin zâhirdeki meslekleri çobanlık olması hasebiyle koça teşbih ettiklerini latife etmiş ona olan sevgilerini izhar etmiş ve kabr-i şeriflerini de bir çok defa ziyaret etmiştir.
Yine Hüdai Hazretleri 1960’lı yıllarda komünist Rus rejiminin 1990 yılında yıkılıp 16 parçaya bölüneceğini, İran’da ihtilal olup siyah cübbelilerin duruma hâkim olacaklarını bunun gibi daha birçok hadiseyi önceden Allah (c.c.)’ın izniyle bildirmişlerdir.
Kendisi tayy-i mekân olmasına rağmen birçok sıkıntılara katlanarak 1966 yılında haccetmişler, etrafındakiler birçok harikulade olayı ondan müşahede etmişlerdir.
Ahmed Hüdai Hazretlerinin kadr-ü kıymeti bilinmeyen en önemli özelliği Rasûlullah (s.a.v.)’a olan engin aşk ve muhabbeti olsa gerektir. Hakikaten zamanında ona vasıl olanların ekseriyeti ondaki bu muhabbeti idrak edememişlerdir. Onu tanıyanlar arasında kerametleri dilden dile dolaşır; ama Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’e duyduğu aşktan hiç bahsedilmez.
Onun bu yönünü kendisinin vefatından seneler sonra Rasûlullah Efendimiz (s.a.v.)’in manevi işaretleriyle Ankara’dan Abdullah Faruki Hazretleri fark etmişler, o günden sonra onun bu halinden sıkça bahsetmiş, insanlara Ahmed Hüdai Hazretlerini, yeniden ve en güzel yönüyle tanıtmışlardır. Kendileri kalabalık bir cemaat gurubuyla Lâdik’e gitmişler ve Rasûl’ün (s.a.v.) iki aşığının buluşması sağanak bir rahmetin altında olmuştur.
Lâdikli Ahmed Hüdai Hazretlerinin, kabrinde dahi Rasûlullah (s.a.v)’a salâvat-ı şerife getirdiğini keşfen bildiren Abdullah Faruki Hazretleri sanki onun seneler önce söylediği şu beytine işaret ediyorlardı:
İstemem dünyayı cihanı versen,
Bu asi, Ravza’ma girmesin dersen,
Kabire de girsem vazgeçmem senden,
Açın bu Ravza’yı Habib’i de var,
Cümle dertlerimin tabibi de var.
Ömrünü Rabb’inin rızası ve Habib’inin aşkıyla dolu dolu geçiren Hüdai Hazretleri vefatına yakın bir zamanda oğluna kendisinde bulunan manevi emanetleri sahipleri gelince verilmesini vasiyet etmiş. 8 Haziran 1969 yılı bir pazar günü Tevhid ve Şehadetle “Allah… Allah…” diyerek cemaline meftun olduğu Rabbine yürümüşlerdir. Lâdik’e sığmayan bir cemaatle bir ikindi üzeri memleketi Lâdik’e defnolunmuştur. Kabri şerifleri, ziyaretgâh olup sevenleriyle dolup taşmaktadır.
Rabbimiz Hüdai Hazretleri’nin aşkından bizleri de hissedar edip, bizi himmet, nazar ve teveccühlerinden mahrum etmesin. Âmin.
DÎVÂN-I ŞERİFLERİ
Ümmi bir veli olan Ahmed Hüdai Hazretlerinin gönlündeki aşk ateşi mübarek dudaklarından beyitler olarak dökülmüş, Rasûlullah (s.a.v)’in sevgisine çorak kalmış, susamış gönüllere bir âb-ı hayat gibi aşk kaseleri sunmuştur.
Kendilerinden bir satır bile telif edilmeyen bu aşk dolu beyitler, sevdikleri tarafından kaydedilmiştir. Beyitlerin bine ulaşmasında büyük gayretleri olan Zıvarıklı Ahmed Efendi, beyitler hakkında şunları söylemiştir.
“Ahmet Ağa (Hüdai) Hazretlerinin bütün beyitlerini bir kitaba sığdırmak mümkün değildir. Öyle zamanlar oldu ki, ben beş çuval dolusu hatıraları yakmak zorunda kaldım.”
Beyitlerden bir kısmını istifadelerinize sunuyoruz.

MEVLÂ MEVLÂ DER YANAR BU GÖNÜL
Eser bad-ı saba yüzüne senin
Misk-i anber ile yoğrulan tenin
Kapında ağlayan ümmetin benim
Mevlâ, Mevlâ der yanar bu gönül

Tecelli eyleyen nuru ararım
Bab-u maksudadır ol arzularım
Dağlar mecnunuyum neye yararım
Mevlâ, Mevlâ der yanar bu gönül

Bir nazar eyledim Sahra-yı Tûr’a
Hidayet Mevlâ’dan gelirse bize
Âşık ya Muhammed, bu Ahmed size
Mevlâ, Mevlâ der yanar bu gönül

İlle cemalin ben görmeyince
Gönül karar etmez durduğu yerde
Senin nurun şifa bendeki derde
Ararım nurunu semada yerde
Nideyim cemalin ben görmeyince

Senin nurun buralardan geçmez mi?
Lale sümbül bu dağlarda bitmez mi?
Kırk senedir hasretini çekerim,
Çektiğim cefalar gayrı bitmez mi?

Dolan, hay Hüdai, dağları dolan
Dünyayı verseler, istemem kalan
Var mıdır, âşıklardan bir murad alan
İlle cemalini ben görmeyince

Hüdai dağlarda bir ihtiyardır
Ümmetiyin Sana selâmı vardır
Âşığım nuruna hâili kaldır
İlle cemalini ben görmeyince.

NASIL KIYDIN EY YEZİD SEN OL ALİ EVLÂDINA
Görmeden âşık olmuşum ol Muhammed adına
Sen kavuştur ey Hüdâ’m Âl’ine Ashâbına
Duysanız can mı dayanır, Hz. Fatımâ’nın feryadına
Nasıl kıydın ey Yezid sen ol Ali evladına
Sen ne yüzle varacaksın ol Rasûl’ün katına

Çektin kınını, bindin ata, şahtan aldın meydanı
Zulmet içre koya yazdın ey Yezid sen cihanı
Kestin nice kelleleri akıttın yere kanı
Ol kanda türlü koku var hem de cennet reyhanı
Yarın Hakk’ın huzuruna kuracaklar divanı

Feryad u figan ediyor da ol şah’ın hanesi
Zulmet içre koya yazdın güneşin pervanesi
Gökte melekler ağladı kalmadı bir tanesi
Hem susuz şehid oldu Habib’in ciğerparesi.

Kaynakça
Lâdikli Ahmed Ağa, Osman KARABULUT.
Konya Velileri Ansiklopedisi.
İhvan Kardeşlerimizin Kıymetli Hatıraları.
herkim Nickli Kullanıcıdan Alıntı: Linki görebilmek için giriş yapmanız ya da üye olmanız gerekir.Ben kendisi ile iyi tanışan ve sohbetlerinde bulunan birisinden dinlemiştim, meselâ misafirlerine taze hurma ikram etmiş fakat buna o zaman imkân yokmuş. Paylaşım için teşekkürler.

O devirde mümkün olmayan bu tür durumları bir kerâmet ve misafirlerine ikram olarak yerine getirdikten sonra, ileride bilim ve teknolojiyle bunun benzeri şeylerin insanlar tarafından yapılacağının müjdesini de keşif ve kerâmetle verdiğini okumuştum bir yerde..
sen Hak rızası için yaşarsan her zaman beraberiz. Yok, öyle yaşamazsan bu son görüşmemiz.”

demekki hakk rızası için yaşayanlar Hızırı görür !!!
...Hacı Ahmed Ağa, 8 Haziran 1969 tarihinde Cenâb-ı Hakk’ın rahmetine kavuşur. Mübarek kabri şerifleri Ladik mezarlığındadır.

Kerâmet var kerâmetin içinde

Konu keramete gelip çatınca:

- Takmayın kafanıza bunları oğlum! Kerâmet var kerâmetin içinde... Amma madem ki yârenliğin ucunu ganattınız söğleğim: Bu kerâmet dediğiniz şeyler, kudretine azametine payân olmayan Allah'ın ilerde olacak şeyleri böğünden göstermesi gibi bir şeydir.

Mesela ben bazı misafirlerime, yaz ortasında kış, kış ortasında yaz meyveleri ikram ederim... Hatırları hoş olsun diye...

Rabbimin bir lutfu bu, ihsanı... Bunun hakikatını açamam size. Üstündeki örtüyü kaldıramam. Doğru değil, uygun da olmaz. Anadan üryan soyunmaya benzer bu sizin karşınızda.

Amma meselâ bunlara benzer şeyler olacak ilerde. Şidilerde bizim memlekâtımızda pek yok, olsa da yaygın değil amma, ilerde camlı bahçalar olacak... Kış ortasında yaz avarı yetiştirilecek o camlı bahçalarda. Fenne devredilecek bu kerâmet o zaman yani...

O da Allah'ın işi, bu da Allah'ın işi. Allah verirse verir, vermezsevermez. O istemeyince bir şey olmaz. Bir şeyi isteyebilmemiz için, O'nun o şeyi istememizi istemesi lazım.

Allah bir kuluna kerâmet kapısı açınca, depelerine çıkılmaz cebel cebel dağları, kum taneleri gibi küçültüverir ona, derdi...


Allah ğanî ğanî rahmet eylesin.. Cümle Allahdostlarının hatırı hürmetine, bizi de iki cihanda "onların âlemi"nden ayırmasın ve onlardan eylesin.. Âmîne ecma'ıyn.
Star67 Nickli Kullanıcıdan Alıntı: Linki görebilmek için giriş yapmanız ya da üye olmanız gerekir.benim kafama sigara muhabbeti takılmıştır hep:skep:eline sağlık karam

benim hayatını ilk okuduğumda kafama takılmıştı konuyada yazdım karamda kıssayı vermişti ama bunda sigara içmesini açıklayan bişey yok tabi ,sigara konusunu sarmam ahmetlede masaya yatırmıştık bi ara chatte ,şimdi kim olduğunu kerametlerni vs hepimiz biliyoruz tamam araştırcak bi tek şey bu kaldı sanırım buna kafa yorsun herkes :)bunun için fikir yürütelim veya aldığımız bilgileri ekleyelim konuyada farkımız olsun sadece hazır bilgi verilen yerlerden .
Konuyla ilgili tarama yapınca bu bilgileri buldum, star kardeşim ve bir katkısı olması vesilesiyle ekledim.

Genelde toplumda ne kadar zararlı ve yanlış olarak kabul edilse de, özetle diyor ki, "kesinlikle haramdır, diyemezsiniz" ve gerekçelerini sıralıyor..


Dürr-ül-muhtar kitabının beşinci cildinde buyuruluyor ki:
Hanefi âlim İbni Nüceymi Mısri, Eşbah kitabında diyor ki:
Âyet-i kerimede ve hadis-i şeriflerde haram olduğu bildirilmeyen şeyler, aslı üzere helal olur. Veya helal ve haram diye hüküm verilemez. Hanefi ve Şafii âlimlerinin çoğu, böyle şeyler helal olur dedi. İbni Hümam, Tahrir kitabında da böyle söylüyor. Bunun için, Besmele ile kesildiği bilinmeyen hayvana ve zararı görülmeyen ota helal denir. Tütün de böyledir. Âlimlerin çoğuna göre, helaldir. Birkaçına göre ise, hüküm verilemez. [Uyun-ül-besair’de, Hamevi Eşbahı şerh ederken, (Buradan tütün içmenin helal olduğu anlaşılıyor) buyuruyor.]

Hanefi âlimlerinden, Şam müftüsü, Abdürrahman İmadi, Hediye adındaki kitabında, (Tütün; soğan, sarmısak gibi mekruhtur) buyurdu.


Mısır’da, Maliki âlimlerinin büyüklerinden Ali Echüri hazretleri tütünün helal olduğunu bildiren kitap yazıp, dört mezhep âlimlerinin, tütünün helal olduğunu bildiren fetvalarını nakletmiştir.

Abdülgani Nablüsi hazretleri de tütünün mubah olduğunu bildiren, Es-sulhu beynel-ihvan kitabında diyor ki:
Tütün bazılarına zarar verirse, yalnız bunlara haram olur, başkalarına haram olmaz. Bal, safra hastasına zarar verir. Fakat, başkalarına haram değildir. Her şey aslında helaldir. Haram veya mekruh diyebilmek için, delil lazımdır. Şarap habislerin en kötüsü iken ve Resulullah (s.a.a.) İslamiyetin bildiricisi olduğu halde, ilgili âyet-i kerîme gelene kadar, şaraba haram demedi. Âyet-i kerîme ile yasak edilmesini bekledi. O halde, tütün içmek mubahtır, helaldir. Kokusu ise tab’an mekruhtur. Şer’an mekruh değildir.


Abdülgani Nablusi hazretleri diyor ki:
Tütün ve kahve için çeşitli şeyler söyleniyor ise de, sözün doğrusu, ikisine de haram ve mekruh dedirtecek bir sebep yoktur. Her ikisi de, (Âdette bid’at)dir. Herhangi bir sebep göstererek bunlara haram diyen kimse, âdette bid’at olan şeye haram demiş olur. Âdette bid’ate haram denilemeyeceğini, cumhuri ulema bildirmiştir. (Hadika s.143)

İsmail Hakkı hazretleri, ilk zamanlarında tütünün haram olduğunu yazmıştı. Çünkü, sultan Murad, tütün içmeyi yasak etmişti. İçen öldürülüyordu. Bu âlim, tütüne değil, tütün içmeye, idama sebep olduğu için haram demişti. Hükümet, tütün yasağını kaldırdıktan sonra, yazdığı kitabında, tütünün haram olmadığını bildirmiştir. [Bursa’da Orhan kütüphanesinde bu kitap vardır.]


Bunlar ve pis kokulu otlar, A’raf suresindeki, (Yerden çıkardığı ziynet) kelimesine dahil olunmuştur. İbni Abidin hazretleri buyuruyor ki:
(Çok yiyince sarhoş eden katı madde ve otların aslı temizdir, mubahtır.) (Redd-ül-muhtar 5/ 295)

Bir kimseye zarar veren mubah şey, ona haram olur. Zarar vermediği kimselere haram olmaz. Aşırı içen bazı kimselere zarar verirse, bunların çok içmesi haram olur. Fakat, bunların az içmelerine ve zarar görmeyenlere de haram olur denilemez. Çoğu zarar veren şeyin azı da haram olur demek pek yanlıştır. Her şeyin çoğu zarar verir. Ekmeğin, suyun da çoğu, zarar verir. Bunun içindir ki, doyduktan sonra yemek haramdır. Fakat, çoğu zarar veriyor diye, az yemek, içmek, haram olur mu?
Sayfa: 1 2 3 4
Referans URL